Yaşam Koçu Sevil Tunç Engelleri Aşabilmeyi Kendime Mesajda Şiir Tadında Anlatmışdır.
Aşılması en zor olanı,
Kafamızda oluşturduğumuz engellerdir…
Gereksiz yere takıldığımız
Gözümüzde büyüttüğümüz
Bin bir bahane üreterek
Aslen beraber yaşamayı sevdiğimiz engeller…
Bitanem;
Sen gerçekten istedikten
Kendine inandıktan
Ve cesaretli olduktan sonra,
Önünde kim durabilir…
Eğer!
Yüreğin doğru olduğuna inanıyorsa
Amaçların için
Hayallerin için savaşmalı
Engel olarak gördüklerini
Öncelikle kafanda küçültmeli
Sonrada çıkış yollarını oluşturmalısın…
Eksilerle artıları yan yana getirip
Kendin için en doğru olanı
Yine ve sadece
Sen yapmalısın…
Unutma ki
Bu hayatta
Önce kendine inanmalısın
Gerisi zaten gelecektir…
23 Temmuz 2019 Salı
Yaşam Koçu Ne Yapar ? Kimler Yaşam Koçluğu Alabilir?
“Bir yaşam koçu, bize yapabileceklerimizi yaptıran kişidir.”
Tanıştığım, konuştuğum birçok kişinin bana ortak bir sorusu var.
“Yaşam koçu ne yapar? Kimler yaşam koçluğu alabilir?
Öncelikle şu soruya cevap vermemiz gerekir.
Koçluk mu, danışmanlık mı, terapi mi?
Terapiler ve yaşam koçluğu arasında bağlantılar vardır ama bağlantılar tarzda, metodolojilerde, tekniklerde ya da çalışma araçlarında değildir. Neden ve sonuçtan türerler.
Yaşam koçlarının müdahale becerisi olsa bile, daima danışanlarını terapi yardımı almak için bu konuda eğitimli ve profesyonel meslek mensuplarına yönlendirmelidirler.
Koçluk, danışmanlık ve terapi arasındaki farkları tespit etmek için, kimi zaman bir yanlışlık sonucu koçlukla karıştırılan prosedürlerin genel bir açıklamasını yapmak gerekir. Bunlar, danışmanlık, psikoterapi, NLP, (bir sonraki yazımın konusu NLP nedir, NLP ile neler yapılabilir?) hipnoterapi ve psikiyatriyi kapsar.
Yaşam koçluğu beden ve akıl hastalıklarırı ile ilgilenmez.
Müşterilerin hayat içinde huzursuzlukları ya da memnuniyetsizliklerini gidermede veya hafifletmede yardımcı olur. Onlara özsaygı sorunlarında ve arzularına amaçlarına ulaşma konusunda yardımcı olur.
Bir yaşam koçu öncelikle danışanı çok iyi analiz ederek, danışanın zihin yapısını ve nasıl düşündüğünü anlar.
Danışanın kişilik haritasını çıkartarak, doğru ve yanlışlarını görmesine yardımcı olur.
Yaşam koçu, danışanın kendini yeniden şekillendirme sürecinde yol haritası çizer. Danışanını büyük bir ilgi ve dikkatle dinler.
Danışanın elindeki kartları alıp, en iyi şekilde oynamasına, bazen oyunun kurallarını değiştirmesine ya da daha iyi bir oyun kurmasına yardımcı olur.
Yaşam koçu, danışanında yeni, güçlü, pozitif duygu ve düşünceler yaratarak onun değişimini destekler.
Yaşam koçu, danışanına sorumluluk verir. Danışanını asla yargılamaz, eleştirmez ve zorlamaz. Danışanına daima enerji, güç ve motivasyon sağlar.
Yaşam koçu seanslarda ve çalışmalarında sıfır sorumluluk alır. Çünkü bir yaşam koçu asla danışanını yönlendirmez, yönetmez, asla akıl vermez. Yaşam koçluğu çalışmalarında tüm sorumluluk danışandadır.
Bir yaşam koçu güçlü bir motivasyon ustasıdır. Her seansta danışanını daha güçlü ve kendine güvenen bir insan haline getirmek için onu motive eder.
Yaşam koçu, danışanına akıllı sorular sorarak, danışanının farkındalığını geliştirir. Koçluk seansları esnasında danışanının itirazlarını iyi çözümler. Koçluk seansları danışanın gösterdiği dirençleri ustalıkla çözer.
Yaşam koçu danışanı ile sohbet halinde olur. Bu sohbetler ile danışanın dünyasına girer, onunla uyumu yaratır. Empatik bir dinleyicidir.
Yaşam koçu danışanının duygusal banka hesabına güven, anlayış ve sevgi yatırarak, danışanına psikolojik oksijen verir. Zira bilir ki, karşısındaki insanın tek isteği anlaşılmak, sevilmek ve saygı duyulmaktır.
Kimler yaşam koçluğu alabilir?
- Hayatlarını daha mutlu ve doyumlu yaşamak isteyenler.
- Hayatlarında çözümleyemedikleri bir konu olanlar.
- Kariyerini değiştirmek veya geliştirmek ve yeni kararlar almak isteyenler.
- Sınavlara hazırlananlar.
- Emekli olup, bunalıma girenler.
- Boşanmış olup, bunalımda olanlar.
- Hayatlarındaki stres ile baş edemeyenler.
- Meslek seçiminde kararsızlık yaşayanlar.
- Hayatlarını planlamakta güçlük çekenler.
- Hayallerini ve hedeflerini gerçekleştiremeyenler.
- Her türlü ilişki problemi yaşayanlar. (İş, eş, aşk, arkadaşlık v.s.)
- Hayatına yenilik katmak isteyenler.
- Yaşamlarında aynı kısır döngü tekrar edenler. (Örneğin, sürekli aldatılıyorum, işten atılıyorum, para kaybediyorum, sosyal fobim var, özgüven eksikliğim var v.s.)
- Hayatlarındaki karmaşadan rahatsız olanlar.
- Evliliklerinde ve ilişkilerinde tatmin edici bir seviyeye gelmek isteyenler.
- Dengeli, sağlıklı ve doyumlu bir yaşam sürmek isteyenler.
- 12 yaşın üzerindeki herkes yaşam koçluğu alabilir.
Tanıştığım, konuştuğum birçok kişinin bana ortak bir sorusu var.
“Yaşam koçu ne yapar? Kimler yaşam koçluğu alabilir?
Öncelikle şu soruya cevap vermemiz gerekir.
Koçluk mu, danışmanlık mı, terapi mi?
Terapiler ve yaşam koçluğu arasında bağlantılar vardır ama bağlantılar tarzda, metodolojilerde, tekniklerde ya da çalışma araçlarında değildir. Neden ve sonuçtan türerler.
Yaşam koçlarının müdahale becerisi olsa bile, daima danışanlarını terapi yardımı almak için bu konuda eğitimli ve profesyonel meslek mensuplarına yönlendirmelidirler.
Koçluk, danışmanlık ve terapi arasındaki farkları tespit etmek için, kimi zaman bir yanlışlık sonucu koçlukla karıştırılan prosedürlerin genel bir açıklamasını yapmak gerekir. Bunlar, danışmanlık, psikoterapi, NLP, (bir sonraki yazımın konusu NLP nedir, NLP ile neler yapılabilir?) hipnoterapi ve psikiyatriyi kapsar.
Yaşam koçluğu beden ve akıl hastalıklarırı ile ilgilenmez.
Müşterilerin hayat içinde huzursuzlukları ya da memnuniyetsizliklerini gidermede veya hafifletmede yardımcı olur. Onlara özsaygı sorunlarında ve arzularına amaçlarına ulaşma konusunda yardımcı olur.
Bir yaşam koçu öncelikle danışanı çok iyi analiz ederek, danışanın zihin yapısını ve nasıl düşündüğünü anlar.
Danışanın kişilik haritasını çıkartarak, doğru ve yanlışlarını görmesine yardımcı olur.
Yaşam koçu, danışanın kendini yeniden şekillendirme sürecinde yol haritası çizer. Danışanını büyük bir ilgi ve dikkatle dinler.
Danışanın elindeki kartları alıp, en iyi şekilde oynamasına, bazen oyunun kurallarını değiştirmesine ya da daha iyi bir oyun kurmasına yardımcı olur.
Yaşam koçu, danışanında yeni, güçlü, pozitif duygu ve düşünceler yaratarak onun değişimini destekler.
Yaşam koçu, danışanına sorumluluk verir. Danışanını asla yargılamaz, eleştirmez ve zorlamaz. Danışanına daima enerji, güç ve motivasyon sağlar.
Yaşam koçu seanslarda ve çalışmalarında sıfır sorumluluk alır. Çünkü bir yaşam koçu asla danışanını yönlendirmez, yönetmez, asla akıl vermez. Yaşam koçluğu çalışmalarında tüm sorumluluk danışandadır.
Bir yaşam koçu güçlü bir motivasyon ustasıdır. Her seansta danışanını daha güçlü ve kendine güvenen bir insan haline getirmek için onu motive eder.
Yaşam koçu, danışanına akıllı sorular sorarak, danışanının farkındalığını geliştirir. Koçluk seansları esnasında danışanının itirazlarını iyi çözümler. Koçluk seansları danışanın gösterdiği dirençleri ustalıkla çözer.
Yaşam koçu danışanı ile sohbet halinde olur. Bu sohbetler ile danışanın dünyasına girer, onunla uyumu yaratır. Empatik bir dinleyicidir.
Yaşam koçu danışanının duygusal banka hesabına güven, anlayış ve sevgi yatırarak, danışanına psikolojik oksijen verir. Zira bilir ki, karşısındaki insanın tek isteği anlaşılmak, sevilmek ve saygı duyulmaktır.
Kimler yaşam koçluğu alabilir?
- Hayatlarını daha mutlu ve doyumlu yaşamak isteyenler.
- Hayatlarında çözümleyemedikleri bir konu olanlar.
- Kariyerini değiştirmek veya geliştirmek ve yeni kararlar almak isteyenler.
- Sınavlara hazırlananlar.
- Emekli olup, bunalıma girenler.
- Boşanmış olup, bunalımda olanlar.
- Hayatlarındaki stres ile baş edemeyenler.
- Meslek seçiminde kararsızlık yaşayanlar.
- Hayatlarını planlamakta güçlük çekenler.
- Hayallerini ve hedeflerini gerçekleştiremeyenler.
- Her türlü ilişki problemi yaşayanlar. (İş, eş, aşk, arkadaşlık v.s.)
- Hayatına yenilik katmak isteyenler.
- Yaşamlarında aynı kısır döngü tekrar edenler. (Örneğin, sürekli aldatılıyorum, işten atılıyorum, para kaybediyorum, sosyal fobim var, özgüven eksikliğim var v.s.)
- Hayatlarındaki karmaşadan rahatsız olanlar.
- Evliliklerinde ve ilişkilerinde tatmin edici bir seviyeye gelmek isteyenler.
- Dengeli, sağlıklı ve doyumlu bir yaşam sürmek isteyenler.
- 12 yaşın üzerindeki herkes yaşam koçluğu alabilir.
Diyabetle Yaşam Koçluğu Seansı Nedir?
Herkese merhaba,
Koçluğun evrensel olarak metodolojisi aynıdır .Koçluk yapan kişinin, profesyonel bir eğitim sürecinden geçip, kendisini Koçluk mesleğini geliştirmeye adamış olan, Uluslararası Koçluk Federasyonuna üye olması, sürekli eğitimlerle kendini desteklemesi ve koçluk prensiplerini ,yaşam prensipleri haline getirmiş olması gerekir. Sonrasında kişiler, ilgi alanlarına göre spesifik konular seçip, uzmanlaşabiliyorlar.(Marka Koçluğu, iletişim koçluğu spor koçluğu,yaşam koçluğu) gibi..
Diyabet yönetiminde özellikle Amerika'da merkezlerde " Diabetes Life Coach" takımın parçasıdır. Doktor tedavi sürecini yönetir, hemşire (consultant) , bu süreç ile ilgili eğitim verir, psikolog sorunlarla ilgilenebilir. Koç ise hedef_çözüm odaklı çalışır. Benim için önemli olan, karşı tarafı harekete geçirip, motive edebilmektir. Bu amaçla kişinin hem diyabet hem de diyabetle yaşam alanlarına bakılır. Hangi noktada? Neleri daha iyi yapmak istiyor? gibi güçlü sorularla, diyabetlinin ihtiyacı ve çalışmak istediği alana göre başlanır.
Koçlukta tanışma yani kimya seansı dediğimiz ilk seans ücretsizdir. Diyabetli koçluktan ne bekliyor, koç neler yapabilir? Bu yolda beraber çalışabilecekler mi? Bu noktalara bakılır.
Özetle, Diyabetle Yaşam Koçu, diyabeti anlatmaz, öğretmez. Kendi teknikleri ile öğrenmesi için ilgili kişilere gitmesini sağlayabilir. Onunla beraber bu yolculukta motivasyon arkadaşıdır. Sadece diyabetli isterse, koç izin alarak, kendi tecrübelerinden yine koçluk bakış açısı ile mentörlük yapabilir.
Koçluğun evrensel olarak metodolojisi aynıdır .Koçluk yapan kişinin, profesyonel bir eğitim sürecinden geçip, kendisini Koçluk mesleğini geliştirmeye adamış olan, Uluslararası Koçluk Federasyonuna üye olması, sürekli eğitimlerle kendini desteklemesi ve koçluk prensiplerini ,yaşam prensipleri haline getirmiş olması gerekir. Sonrasında kişiler, ilgi alanlarına göre spesifik konular seçip, uzmanlaşabiliyorlar.(Marka Koçluğu, iletişim koçluğu spor koçluğu,yaşam koçluğu) gibi..
Diyabet yönetiminde özellikle Amerika'da merkezlerde " Diabetes Life Coach" takımın parçasıdır. Doktor tedavi sürecini yönetir, hemşire (consultant) , bu süreç ile ilgili eğitim verir, psikolog sorunlarla ilgilenebilir. Koç ise hedef_çözüm odaklı çalışır. Benim için önemli olan, karşı tarafı harekete geçirip, motive edebilmektir. Bu amaçla kişinin hem diyabet hem de diyabetle yaşam alanlarına bakılır. Hangi noktada? Neleri daha iyi yapmak istiyor? gibi güçlü sorularla, diyabetlinin ihtiyacı ve çalışmak istediği alana göre başlanır.
Koçlukta tanışma yani kimya seansı dediğimiz ilk seans ücretsizdir. Diyabetli koçluktan ne bekliyor, koç neler yapabilir? Bu yolda beraber çalışabilecekler mi? Bu noktalara bakılır.
Özetle, Diyabetle Yaşam Koçu, diyabeti anlatmaz, öğretmez. Kendi teknikleri ile öğrenmesi için ilgili kişilere gitmesini sağlayabilir. Onunla beraber bu yolculukta motivasyon arkadaşıdır. Sadece diyabetli isterse, koç izin alarak, kendi tecrübelerinden yine koçluk bakış açısı ile mentörlük yapabilir.
12 Temmuz 2019 Cuma
Sevil Tunç Anlatıyor...
Bazı şeylerin olması imkansız gibi gelse de, imkansızı gerçekleştiren çok büyük bir güce sahipsin...
Yeter ki Gerçekten iste... Yürekten inan... Sabırla ilerle...
Resort Danışmanlık ile engelleri daha kolay aşın
Sadece kişisel farkındalık yaratıp sizin kendinizin farkında olmanızda size yardım eden ,geçmişinizi sorgulamayan , yargılamayan ,sırtınızda yük hissettiğiniz ne varsa aslında onların mecburiyetiniz olmadığını keşfetmenizi sağlayan bir alan. Hacer Bülbül ile sohbetimiz çok keyifliydi, kendisiyle barışık insanları zaten hep sevmişimdir. Bu güzel sohbeti keyifle okuyacağınızdan emin olabilirsiniz.
EN SAĞLAM SIÇRAYIŞLAR EN SAĞLAM DİBE VURUŞLARDAN SONRA BAŞLAR
Kendi hayatında yaşanmışlıklarından yola çıkarak hayat hikayesi ile mesleğini bütünleştirerek açıklamalarda bulunan Yaşam Koçu Hacer Bülbül, “Hacer Bülbül Gaziantep’in İslahiye ilçesinin köyünde doğdum, Belirli bir döneme kadar ordaydım. Hayatımı değiştiren şey kanser hastalığım oldu. Kanserin basit bir türü olan tiroid kanseriydim ben. Şemsi Tebriz’inin çok güzel sözleri vardır. Hayatım alt üstü oldu diye dönüp ağlarsın da hayatın altının üstünden iyi olmadığını nerden biliyorsun? İnsanlar olumsuzluklarını yaşadıklarında dövünüp ağlarlar. Ama bilmezler ki o olumsuzluklar insanın hayatına öyle bir dokunur ki öyle bir sıçrayışlar yaptırır ki. En sağlam sıçrayışlar en sağlam dibe vuruşlardan sonra başlar. Nitekim bu durum bende de öyle oldu. Küçük yaşta gelin olanlardanım. Çocuk yaşta anne olanlardanım. Hastalıkla birlikte her şeyimi kaybettiğimi zannetmiştim fakat sonrasında şu soruyu kendime sordum ! Olumsuzlukları tecrübe olarak almak mı gerek yoksa oturup dövünüp ağlamak mı gerekti. Ben tecrübe olarak almayı kabul gördüm. En büyük destekçim anne babam oldu” diye konuştu.
YAŞAM KOÇLUĞU İÇİN EĞİTİMLERİMİ BERNA TÜRKÖVER’DEN ALDIM
Yaşam koçluğu alanında almış olduğu kişisel eğitimlerden bahseden Bülbül, “Berna Türköver’den eğitimlerimi aldım. Kişisel gelişimde kendini çok geliştirmiş bir hocamız. Berna hanımdan yaşam koçluğu eğitimini aldım. İstanbul NLP’nin kurucusu kendisi. Yaşam koçluğu eğitimini aldıktan sonra eğitim öğrenci koçluğunu aldım. NLP’yi aldım. Kurumsal yönetici koçluğu aldım sonra ilişki koçluğunu aldım” ifadelerine yer verdi.
BAŞARININ TEK YOLU İNANMAKTAN GEÇİYOR
Alınan hizmette başarının tek adresinin önce inanmaktan geçtiğine dikkat çeken Bülbül, “Yaşam koçluğu kişisel gelişime yönelik bir meslektir. Psikoloji ile yaşam koçluğunun pek bir ilişkisi yoktur. Psikolojik olarak danışmaya gelen hastaları biz doğrudan psikiyatri ve psikoloğa gönderiyoruz. Kurumumuzda çalışan psikoloğumuz da mevcut. Eğer hastanın durumu daha ağırsa dışarıdan psikiyatriye yönlendiriyorum. Resort danışmanlıkta her şey asla ama asla para olamaz. Biz gerçekten iyi bir sonuç alacağımıza inandığımız insanlara zaman ayırıyoruz. Önemli olan inançlı olması gerek. Bir işe yaramayacak mantığı ile başlanılan yolda ne enerji harcarsanız harcayın sonuca ulaşamazsınız. Abartı olmasın ancak bana gelip de bu zamana dek fayda görmeyen insan yoktur. Ben fazlasıyla mükemmeliyetçiyim. Yaşam koçu yönetmez, yönlendirmez güçlü soru sorma sanatıdır yaşam koçluğu. Güçlü sorulara danışan cevap verirken aslında derinlemesine düşünmek durumunda kalır. Bazen kendimizle yüzleşmeyiz ya bunları düşünürken aslında kendimizle yüzleşiyoruz. Her zaman şunu diyoruz: bir daha denesen ne kaybedersin ki. Bunu sorularla yapıyoruz” açıklamalarına yer verdi.
DÜŞÜNCE GÜCÜ İLE BAŞARIYORUZ
Düşünce gücü ile danışanlarına neleri başartabildiklerini açıklayan Bülbül, “Düşünce gücü ile insan her şey yapabiliyor. Vücutta bir makine gibi düşünen beyin var. Bu makineye bir makinist olmadığı zaman ne işe yarar ki. Düşüncelerinizi yönetmeye başladığınız zaman kişi neler yapabileceğinin farkına varır. Biz tam da bu hususta danışanlarımız için devreye giriyoruz. Danışanlarımıza uyguladığımız seanslarlahayatta neler yapabileceklerini neleri başarabileceklerini kendilerine ispat ediyoruz ve kendilerini buna inandırıyoruz” dedi.
DANIŞANLARIMIZI GERÇEKLERLE YÜZ YÜZE GETİRİYORUZ
Danışanlarını korktukları gerçeklerle yüz yüze getirdiklerini söyleyerek danışanların cesaretlendirildiğine dikkat çeken Bülbül, “Yaşam koçluğu yol arkadaşlığıdır. Hayat bir süreçtir. Bu süreçte bazen gediklerimiz oluşur ve bu gediklere düşebilir ve çaresiz kalabiliriz. Geçmişe yönelik de geleceğe yönelik de içine düşülen tüm gediklerde unutulmamalıdır ki yaşam koçu yol arkadaşınızdır ve sizi o gedikten çıkartır. Yaşam koçluğunda genel olarak özgüveni olmayanlar, kendileri ile geçmişte ciddi sıkıntılar yaşamış olanlar, ayrılmış olanlar, yolunu yöntemini bilmeyenler önemli hizmetler alabilir. Kişileri biz burada gerçeklerle yüz yüze getiriyoruz. Çünkü danışan gerçeklerle yüzleşmek için ilk etapta kendisinde o cesareti göremiyor” dedi.
Aç ne anlar tokun halinden?
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun 2018 tarihli “Dünya Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu” başlıklı raporu beklenmedik olmayan ama ürkütücü bulguları ilan etmektedir. En temel mesajı yetersiz beslenme ve ondan kaynaklanan sorunların 2014 yılına kadar düşüş gösterse de 2014 yılından itibaren hızla artmaya başlamasıdır. 2017 yılında yetersiz beslenmeden mustarip insan sayısı 821 milyona ulaşmıştır. Yaklaşık 151 milyon çocuk gelişim ve büyüme geriliği yaşamaktadır. Cılızlık ve aşırı zayıflıktan ölüm ve hastalık tehlikesiyle karşı karşıya kalan 5 yaş altı çocuk sayısı 50 milyon iken aynı yaş grubuna dahil 38 milyon çocuk ise obezite ile baş etmektedir. Rapor daha da çarpıcı öngörülerde bulunmaktadır. Özellikle beslenme rejiminin ve gıda güvenliğinin tarumar edilmesinden dolayı üreme çağındaki yetişkinlerde kısırlığın hızla arttığını, buna yetişkinlerde düşük ya da kötü beslenmenin neden olduğu hastalıkların (anemi ve diğerleri) patlamasının eşlik ettiğinin de altı çizilmektedir.
Bölgelere göre açlığın derinliğinin haritası çıkarılmış; buna göre açlık konusunda liderlik şaşırtıcı olmayacak bir şekilde kadersiz kıta Afrika’ya aittir. Afrika genelinde 2017 yılında tüm nüfusun beşte biri yetersiz beslenmektedir. Doğu Afrika’da oran %31’e çıkmaktadır. Afrika’yı nüfusunun %11’i yetersiz beslenen Asya takip etmektedir. Böylece insanlığın doğduğu iki kadim kıtanın açlık konusunda önderliği kimselere bırakmadıklarını anlamış oluyoruz.
Sorun nerededir? FAO raporu pek çok unsuru sıralamaktadır, iklim değişikliği, iç savaşlar, siyasi çalkantı, ormansızlaşma, erozyon ve ekilebilir topraklarda azalma, aşırı yoksulluk ve daha pek çok unsur. Bu satırların yazarı henüz lisede okurken tüm sınıfı İngilizce laboratuvarına götürüldü ve öğretmenin insanlık lehine önemli bir adım atıldığını ilan etmesinden sonra öğrencilere dönemin pek çok gözde pop müzik sanatçısının birlikte söylediği “We are the World” isimli parça dinletildi. Tüm gözde popçuların oluşturduğu gruba ise garip ve ironik bir isim verilmişti: “USA 4 Africa” (Afrika için ABD).
O yıllarda sağcısından solcusuna Afrika’daki rejimler IMF ve Dünya Bankası önünde diz çökmüş ve nerdeyse eksiksiz bir şekilde iktisatçıların yapısal uyum/istikrar programı dedikleri sermayenin talan programını hayata geçirmekteydiler. Bir tür şok terapisiydi. Sonuçta tüm fiziksel ve ekonomik altyapı çöktü; netice ise kitlesel açlık, susuzluk ve avurtları çökmüş çocukların insanın içini yakan imajlarıydı. Bu programları Afrika’ya ve diğer azgelişmiş kapitalist ülkelere dayatan IMF ile Dünya Bankası’nın arkasında kurumlarıyla Amerikan emperyalizmi vardı. Şarkıyı seslendiren popçuların kendilerine buldukları isim “USA 4 Africa” idi. Ancak tüm projenin arkasında o dönemlerde oldukça medyatik olan Bob Geldof var idi. Neyse; Geldof, Amerikalı ve İngiliz popçuların ve şarkıcıların başlattıkları yardım kampanyası oldukça ses getirdi ve Afrika’ya ve özellikle de açlığın en kesif görüntülerini sunan Doğu Afrika’ya yardım konvoyları büyük gösterilerle yola çıkarıldı. Yardım kolileri yerine ulaştı ve yine büyük gösterilerle dağıtıldı. Gerçi bazı kolilerden golf veya futbol topları çıkması (Afrika’nın geri kalmışlığının golf ile aşılabileceğini veya topların yenilebileceğini düşündüler herhalde) türünden tatsız sürprizler yaşansa da sonuçta bu ritüelistik hayırseverlik gösterisiyle, gelişmiş kapitalistler vicdanlarını bir nebze rahatlattılar. FAO’nun raporu ise aradan geçen tüm yıllara rağmen Afrika’nın kaderinin değişmediğini göstermektedir, demek ki vicdan ve hayırseverlik kurtarıcı değildirler. FAO açlığın ve yetersiz beslenmenin altında yatan birbiri ile ilgisiz gibi görünen faktörlerin tamamını saymaktadır ancak bu tüm bu faktörleri bir araya getiren temel sorunu es geçmektedir. Olumlu ancak yetersiz bir uyarıdır.
Aslında FAO’nun işaret etmekten sakındığı temel soruna başka biri, Fidel Castro yıllar önce işaret etmişti. 1983 yılında Bağlantısız Ülkeler yedinci Zirve Konferansı’nda yaptığı uzun ve çok önemli konuşma Türkçeye de çevrildi ve Onur Yayınları tarafından Dünya Bunalımı başlığı ile kitap olarak basıldı. Kitabı okuduğumda çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Castro bizim için hep büyük bir devrimciydi, Latin Amerika’nın devrimci ruhu ve Amerikan emperyalizminin ana karasının çok yakınında olan ancak ona sonuna kadar kafa tutan dizginlenemez bir isyandı. Bu konuşma bize aynı zamanda deruni bir aydın ve analizci olduğu da göstermektedir. Kitabın temel tezlerinden birkaçını, hatırımda kaldığı ölçüde, sıralamak gerekiyor. Castro daha o zamanlarda bile aşikâr olan kapitalist dünyanın gıda, tarım ve çevre krizinin altını çizerken birbiriyle bağlantılı birkaç süreci teşhis etmekteydi. Bir kere birbirinden ayrı bir gıda, bir tarım ve bir çevre krizi yoktur, bu üçü tek bir sistemik sorunun birbiriyle ilintili dışavurumlarıdır. İkincisi, zengin ülkelerde aşırı ve dengesiz beslenmeden doğan hastalıklar artarken, azgelişmişlerde düşük ve yetersiz beslenmeden kaynaklanan hastalıklar cirit atmaktadır. Üçüncüsü FAO’nun daha o yıllarda terennüm ettiği “gıda krizi” olgusu ise kökenlerinden koparıldığında sanki herkes için geçerliymiş gibi görünen bir gıda yetersizliğine ve ona bağlı olarak açlığa işaret etmekteydi. Oysa Castro çok açık bir şekilde küresel tarım ve gıda endüstrisinin üretim seviyesinin insan nüfusunu defalarca doyurabilecek düzeyde olduğunu belirtmekteydi. Sorun az veya düşük üretim değildir, sorun tam da üretilenin insanlar ve toplumlar arasında nasıl paylaşıldığı ile ilgilidir. “Biri yer, biri bakar” rejimi sorumludur. Aslen sorun insanların küçük bir kısmının üretilen gıda ve tarımsal ürünün büyük bir bölümüne el koyması ve diğerlerine sofrada yer vermemesidir. Çok açık…
Dolayısı ile içinde yaşadığımız dünya çok tüketenlerle az tüketenler, belki de hiç tüketemeyenler arasındaki çarpıcı tezat ile damgalanmıştır. Bu tezat kültürel dünyamızda farklı görüngüler üretmektedir. Nüfusunun yaklaşık %20’sinin resmi verilere göre yoksul olduğu, temel fiziksel gereksinimleri bile karşılayamadığı ülkemizde gündüz vakti evde kalın ve yemek programlarını seyredin, bu eşitsizliğin ne türden yansımaları olduğunu anlarsınız. Et ve temel gıda fiyatlarının özelikle son zamanlarda kuş misali uçtuğu ülkemizde kanallardan birindeki yemek programında külbastı, öbüründeki yemek programında ise portakallı levrek tarifi verilmekteydi. Birileri dalga geçmekteydi. Tarif veren arkadaşlardan bir diğeri ise “dana antrikotu alacaksın ve kaliteli zeytinyağında marine edeceksin” diyerek elindeki dana antrikotu top gibi atıp tutmakla meşguldü. Yaşadığımız toprakların en eski ürünlerinden biri olan zeytinyağının veya antrikotun fiyatının zerre kadar önemi yoktu. Başka bir kanalda ise pek anlı şanlı diyetisyen eğer ağır, bol proteinli besleniyorsanız şu tarif ettiğim karışımı yemek sonrasında için deyip aktarlarda ve manavlarda bile zor bulunan, bir bölümünün adını bile duymadığım, kilo başına fiyatları onlarca lira ile ifade edilen otlardan bir karışım yapıyordu. Bol proteinli beslenmek bir yana, protein yönünden oldukça zayıf kalan halkımızın büyük bir çoğunluğu kuşkusuz bu maliyete katlanarak ne idüğü belirsiz bu karışımı içmek zorunda kalmadığına sevinmeliydi galiba. Bununla ilgili olarak bir trend daha gözlemlenmektedir. Son yıllarda hem ülkemizde hem de dışarıda medyatik diyetisyen doktorlar ile hayat koçları oldukça gündemdedir. Reçetelerini ve çözüm önerilerini güya halkın tüm kesimlerine yönelik olarak oluşturan zat-ı muhteremler artık neredeyse popçular ve topçular kadar meşhurlar. Örneğin yine geçenlerde diyetisyen doktorların en ünlülerinden bir hanımefendi yine bilindik reçetesini tekrarlıyordu; protein diyeti yapın, sabah akşam et yiyin ancak hamur ürünleri ve ekmekten uzak durun diyordu. Sabah akşam etin kaça patlayacağından haberdar değil gibi görünüyordu. Diğer taraftan bilindik bir yaşam koçu ise hem moral hem de fiziksel kaynaklarınızı, örneğin zamanı etkin kullanın, başarının yolu işte tam da oradan geçiyor diye tevdi ediyordu, ancak hedef kitlesi anlaşılan patronu tarafından günde yaklaşık 10-11 saat çalışmaya mahkûm edilen asgari ücretliyi kapsamıyordu. Kısacası garip bir dünya; bolca yemekten kaynaklanan sıkıntılardan dertli servet ve mülk sahipleriyle yiyecek pek az şeyi olan dolayısıyla çok yiyenler için oluşturulan reçetelerin kapsamına girmeyenler etrafında bölünmüş bir dünya. Fitness merkezleri, diyetisyenler, yaşam koçları, özel kurslar, organik tarım manyaklığı (hiç markette organik yaftası yemiş bir ürünün kaça satıldığına dikkat ettiniz mi?) aslında tüm bunlar her şeyi tüketmeye gücü yetenlere, dolayısıyla nüfusun oldukça küçük bir bölümüne yönelik bir gündelik hayatın ürünleridir. Diğerleri mi?
Daha önce de anlatmıştım; Ankara’da hali vakti yerinde olanların tercih ettiği bir semtte ikamet ediyorum. Ben taşındığımda rantı yüksek bu semtin pek çok yerinde yeni inşaatlar yükseliyordu. İnşaat sektörü arsız ve gayrı insani sömürünün tapınağıdır. Bu inşaatlarda çalışan işçiler kendileri için özel barakalar yapılmadığı için bitmemiş inşaatların camı ve penceresi olmayan dairelerinde kalırlardı. Kışın soğuk girmesin diye pencereleri naylonla örterler ve içeriye soba benzeri bir şey kurarlardı. Oysa pek yaman olurdu Ankara’nın soğuğu. Emekçi kardeşlerim de bizim alışveriş ettiğimiz caf caflı süpermarketlerden alışveriş etmek zorundaydılar çünkü ihtiyaç temini için başka alternatif yoktu. Ancak pek tabii ki onların alışveriş sepeti semt sakinlerinin sepetlerinden hem daha ufak hem de içerik olarak oldukça farklı olurdu. Sepet diyorum ama aslında sepet de almazlardı çünkü onu dolduracak kadar şey almazlardı. Neyse, emekçi kardeşlerim süpermarkete girdiklerinde siyasi olarak baskın bir şekilde ana muhalefet partimizi destekleyen semtimizin sakinleri onlarla araya hemen bir takip mesafesi koyarlardı. Bir keresinde ödeme kuyruğunda kendileri ve diğer işçi arkadaşları için alışverişe gelmiş iki inşaat emekçisinin hemen arkasındaydım. Avurtları çökmüştü ve pek bitap görünüyorlardı. Aldıkları 5-6 somun ekmek, 1-2 kg domates, bir kalıp ucuzundan beyaz peynir, koca bir paket adı sanı duyulmamış marka tahin helvası, yumurta, biraz zeytin ve birkaç litre gazlı içecek idi. Hemen arkamda semt sakini oldukları gösterişli giyimlerinden belli iki kadın inşaat işçilerinin duymayacağı ancak benim duyabileceğim bir sesle konuşuyorlardı. Kadınlardan biri “Ay kemikleri sayılıyor” dedi. Diğeri ise moda ancak bozuk bir Türkçe ile “Olsun, oldukça fit görünüyorlar” dedi. Döndüm ve baktım. Her ikisinin de önünde benden üç tane alacak büyüklükte devasa tekerlekli alışveriş sepeti vardı. Ve her ikisinin de sepeti ağzına kadar dolu idi. Dondurulmuş ve paketli gıdalar, envaı türden peynirler, sucuklar, salamlar ve sayısız banyo ve tuvalet malzemesi. Birden aklıma ağzının kenarına oturttuğu kocaman Havana purosu ve koyu siyah barbudo sakalıyla Castro geldi; nedendir bilmem…
Bölgelere göre açlığın derinliğinin haritası çıkarılmış; buna göre açlık konusunda liderlik şaşırtıcı olmayacak bir şekilde kadersiz kıta Afrika’ya aittir. Afrika genelinde 2017 yılında tüm nüfusun beşte biri yetersiz beslenmektedir. Doğu Afrika’da oran %31’e çıkmaktadır. Afrika’yı nüfusunun %11’i yetersiz beslenen Asya takip etmektedir. Böylece insanlığın doğduğu iki kadim kıtanın açlık konusunda önderliği kimselere bırakmadıklarını anlamış oluyoruz.
Sorun nerededir? FAO raporu pek çok unsuru sıralamaktadır, iklim değişikliği, iç savaşlar, siyasi çalkantı, ormansızlaşma, erozyon ve ekilebilir topraklarda azalma, aşırı yoksulluk ve daha pek çok unsur. Bu satırların yazarı henüz lisede okurken tüm sınıfı İngilizce laboratuvarına götürüldü ve öğretmenin insanlık lehine önemli bir adım atıldığını ilan etmesinden sonra öğrencilere dönemin pek çok gözde pop müzik sanatçısının birlikte söylediği “We are the World” isimli parça dinletildi. Tüm gözde popçuların oluşturduğu gruba ise garip ve ironik bir isim verilmişti: “USA 4 Africa” (Afrika için ABD).
O yıllarda sağcısından solcusuna Afrika’daki rejimler IMF ve Dünya Bankası önünde diz çökmüş ve nerdeyse eksiksiz bir şekilde iktisatçıların yapısal uyum/istikrar programı dedikleri sermayenin talan programını hayata geçirmekteydiler. Bir tür şok terapisiydi. Sonuçta tüm fiziksel ve ekonomik altyapı çöktü; netice ise kitlesel açlık, susuzluk ve avurtları çökmüş çocukların insanın içini yakan imajlarıydı. Bu programları Afrika’ya ve diğer azgelişmiş kapitalist ülkelere dayatan IMF ile Dünya Bankası’nın arkasında kurumlarıyla Amerikan emperyalizmi vardı. Şarkıyı seslendiren popçuların kendilerine buldukları isim “USA 4 Africa” idi. Ancak tüm projenin arkasında o dönemlerde oldukça medyatik olan Bob Geldof var idi. Neyse; Geldof, Amerikalı ve İngiliz popçuların ve şarkıcıların başlattıkları yardım kampanyası oldukça ses getirdi ve Afrika’ya ve özellikle de açlığın en kesif görüntülerini sunan Doğu Afrika’ya yardım konvoyları büyük gösterilerle yola çıkarıldı. Yardım kolileri yerine ulaştı ve yine büyük gösterilerle dağıtıldı. Gerçi bazı kolilerden golf veya futbol topları çıkması (Afrika’nın geri kalmışlığının golf ile aşılabileceğini veya topların yenilebileceğini düşündüler herhalde) türünden tatsız sürprizler yaşansa da sonuçta bu ritüelistik hayırseverlik gösterisiyle, gelişmiş kapitalistler vicdanlarını bir nebze rahatlattılar. FAO’nun raporu ise aradan geçen tüm yıllara rağmen Afrika’nın kaderinin değişmediğini göstermektedir, demek ki vicdan ve hayırseverlik kurtarıcı değildirler. FAO açlığın ve yetersiz beslenmenin altında yatan birbiri ile ilgisiz gibi görünen faktörlerin tamamını saymaktadır ancak bu tüm bu faktörleri bir araya getiren temel sorunu es geçmektedir. Olumlu ancak yetersiz bir uyarıdır.
Aslında FAO’nun işaret etmekten sakındığı temel soruna başka biri, Fidel Castro yıllar önce işaret etmişti. 1983 yılında Bağlantısız Ülkeler yedinci Zirve Konferansı’nda yaptığı uzun ve çok önemli konuşma Türkçeye de çevrildi ve Onur Yayınları tarafından Dünya Bunalımı başlığı ile kitap olarak basıldı. Kitabı okuduğumda çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Castro bizim için hep büyük bir devrimciydi, Latin Amerika’nın devrimci ruhu ve Amerikan emperyalizminin ana karasının çok yakınında olan ancak ona sonuna kadar kafa tutan dizginlenemez bir isyandı. Bu konuşma bize aynı zamanda deruni bir aydın ve analizci olduğu da göstermektedir. Kitabın temel tezlerinden birkaçını, hatırımda kaldığı ölçüde, sıralamak gerekiyor. Castro daha o zamanlarda bile aşikâr olan kapitalist dünyanın gıda, tarım ve çevre krizinin altını çizerken birbiriyle bağlantılı birkaç süreci teşhis etmekteydi. Bir kere birbirinden ayrı bir gıda, bir tarım ve bir çevre krizi yoktur, bu üçü tek bir sistemik sorunun birbiriyle ilintili dışavurumlarıdır. İkincisi, zengin ülkelerde aşırı ve dengesiz beslenmeden doğan hastalıklar artarken, azgelişmişlerde düşük ve yetersiz beslenmeden kaynaklanan hastalıklar cirit atmaktadır. Üçüncüsü FAO’nun daha o yıllarda terennüm ettiği “gıda krizi” olgusu ise kökenlerinden koparıldığında sanki herkes için geçerliymiş gibi görünen bir gıda yetersizliğine ve ona bağlı olarak açlığa işaret etmekteydi. Oysa Castro çok açık bir şekilde küresel tarım ve gıda endüstrisinin üretim seviyesinin insan nüfusunu defalarca doyurabilecek düzeyde olduğunu belirtmekteydi. Sorun az veya düşük üretim değildir, sorun tam da üretilenin insanlar ve toplumlar arasında nasıl paylaşıldığı ile ilgilidir. “Biri yer, biri bakar” rejimi sorumludur. Aslen sorun insanların küçük bir kısmının üretilen gıda ve tarımsal ürünün büyük bir bölümüne el koyması ve diğerlerine sofrada yer vermemesidir. Çok açık…
Dolayısı ile içinde yaşadığımız dünya çok tüketenlerle az tüketenler, belki de hiç tüketemeyenler arasındaki çarpıcı tezat ile damgalanmıştır. Bu tezat kültürel dünyamızda farklı görüngüler üretmektedir. Nüfusunun yaklaşık %20’sinin resmi verilere göre yoksul olduğu, temel fiziksel gereksinimleri bile karşılayamadığı ülkemizde gündüz vakti evde kalın ve yemek programlarını seyredin, bu eşitsizliğin ne türden yansımaları olduğunu anlarsınız. Et ve temel gıda fiyatlarının özelikle son zamanlarda kuş misali uçtuğu ülkemizde kanallardan birindeki yemek programında külbastı, öbüründeki yemek programında ise portakallı levrek tarifi verilmekteydi. Birileri dalga geçmekteydi. Tarif veren arkadaşlardan bir diğeri ise “dana antrikotu alacaksın ve kaliteli zeytinyağında marine edeceksin” diyerek elindeki dana antrikotu top gibi atıp tutmakla meşguldü. Yaşadığımız toprakların en eski ürünlerinden biri olan zeytinyağının veya antrikotun fiyatının zerre kadar önemi yoktu. Başka bir kanalda ise pek anlı şanlı diyetisyen eğer ağır, bol proteinli besleniyorsanız şu tarif ettiğim karışımı yemek sonrasında için deyip aktarlarda ve manavlarda bile zor bulunan, bir bölümünün adını bile duymadığım, kilo başına fiyatları onlarca lira ile ifade edilen otlardan bir karışım yapıyordu. Bol proteinli beslenmek bir yana, protein yönünden oldukça zayıf kalan halkımızın büyük bir çoğunluğu kuşkusuz bu maliyete katlanarak ne idüğü belirsiz bu karışımı içmek zorunda kalmadığına sevinmeliydi galiba. Bununla ilgili olarak bir trend daha gözlemlenmektedir. Son yıllarda hem ülkemizde hem de dışarıda medyatik diyetisyen doktorlar ile hayat koçları oldukça gündemdedir. Reçetelerini ve çözüm önerilerini güya halkın tüm kesimlerine yönelik olarak oluşturan zat-ı muhteremler artık neredeyse popçular ve topçular kadar meşhurlar. Örneğin yine geçenlerde diyetisyen doktorların en ünlülerinden bir hanımefendi yine bilindik reçetesini tekrarlıyordu; protein diyeti yapın, sabah akşam et yiyin ancak hamur ürünleri ve ekmekten uzak durun diyordu. Sabah akşam etin kaça patlayacağından haberdar değil gibi görünüyordu. Diğer taraftan bilindik bir yaşam koçu ise hem moral hem de fiziksel kaynaklarınızı, örneğin zamanı etkin kullanın, başarının yolu işte tam da oradan geçiyor diye tevdi ediyordu, ancak hedef kitlesi anlaşılan patronu tarafından günde yaklaşık 10-11 saat çalışmaya mahkûm edilen asgari ücretliyi kapsamıyordu. Kısacası garip bir dünya; bolca yemekten kaynaklanan sıkıntılardan dertli servet ve mülk sahipleriyle yiyecek pek az şeyi olan dolayısıyla çok yiyenler için oluşturulan reçetelerin kapsamına girmeyenler etrafında bölünmüş bir dünya. Fitness merkezleri, diyetisyenler, yaşam koçları, özel kurslar, organik tarım manyaklığı (hiç markette organik yaftası yemiş bir ürünün kaça satıldığına dikkat ettiniz mi?) aslında tüm bunlar her şeyi tüketmeye gücü yetenlere, dolayısıyla nüfusun oldukça küçük bir bölümüne yönelik bir gündelik hayatın ürünleridir. Diğerleri mi?
Daha önce de anlatmıştım; Ankara’da hali vakti yerinde olanların tercih ettiği bir semtte ikamet ediyorum. Ben taşındığımda rantı yüksek bu semtin pek çok yerinde yeni inşaatlar yükseliyordu. İnşaat sektörü arsız ve gayrı insani sömürünün tapınağıdır. Bu inşaatlarda çalışan işçiler kendileri için özel barakalar yapılmadığı için bitmemiş inşaatların camı ve penceresi olmayan dairelerinde kalırlardı. Kışın soğuk girmesin diye pencereleri naylonla örterler ve içeriye soba benzeri bir şey kurarlardı. Oysa pek yaman olurdu Ankara’nın soğuğu. Emekçi kardeşlerim de bizim alışveriş ettiğimiz caf caflı süpermarketlerden alışveriş etmek zorundaydılar çünkü ihtiyaç temini için başka alternatif yoktu. Ancak pek tabii ki onların alışveriş sepeti semt sakinlerinin sepetlerinden hem daha ufak hem de içerik olarak oldukça farklı olurdu. Sepet diyorum ama aslında sepet de almazlardı çünkü onu dolduracak kadar şey almazlardı. Neyse, emekçi kardeşlerim süpermarkete girdiklerinde siyasi olarak baskın bir şekilde ana muhalefet partimizi destekleyen semtimizin sakinleri onlarla araya hemen bir takip mesafesi koyarlardı. Bir keresinde ödeme kuyruğunda kendileri ve diğer işçi arkadaşları için alışverişe gelmiş iki inşaat emekçisinin hemen arkasındaydım. Avurtları çökmüştü ve pek bitap görünüyorlardı. Aldıkları 5-6 somun ekmek, 1-2 kg domates, bir kalıp ucuzundan beyaz peynir, koca bir paket adı sanı duyulmamış marka tahin helvası, yumurta, biraz zeytin ve birkaç litre gazlı içecek idi. Hemen arkamda semt sakini oldukları gösterişli giyimlerinden belli iki kadın inşaat işçilerinin duymayacağı ancak benim duyabileceğim bir sesle konuşuyorlardı. Kadınlardan biri “Ay kemikleri sayılıyor” dedi. Diğeri ise moda ancak bozuk bir Türkçe ile “Olsun, oldukça fit görünüyorlar” dedi. Döndüm ve baktım. Her ikisinin de önünde benden üç tane alacak büyüklükte devasa tekerlekli alışveriş sepeti vardı. Ve her ikisinin de sepeti ağzına kadar dolu idi. Dondurulmuş ve paketli gıdalar, envaı türden peynirler, sucuklar, salamlar ve sayısız banyo ve tuvalet malzemesi. Birden aklıma ağzının kenarına oturttuğu kocaman Havana purosu ve koyu siyah barbudo sakalıyla Castro geldi; nedendir bilmem…
11 Temmuz 2019 Perşembe
Sevil Tunç Biyografi
Yaşam Koçu Sevil Tunç 1978 yılında İstanbul’da doğdu. Okul hayatını ailesinin işleri sebebiyle ülkenin çeşitli bölgelerinde tamamladı. Turizm eğitimi ile iş hayatına turistlik otellerde başladı. Turizm sektöründen kişisel gelişim adına disiplin, iş prensipleri, organizasyon, aktif sabır, yüksek iletişim becerileri, kriz yönetimi becerilerini geliştirerek, ani bir kararla uluslararası finans alanına hızlı bir giriş yaptı.
Bu alanda ilk işini İsviçre’de bir fonun kurulmasında rol alarak yaptı. Turizmin gülen ve sevecen yüzüyken, finans dünyasının gülümseyen snop yapısına dönüşüm sağladı. 10 yıla yakın bir süre, dünya çapında finansal piyasalarda çalışmalar yaptı.
En sonunda finansal dünyanın empati ve sempatisini elinden alıp sadece para vereceğini fark ettiğinde bu takasın bedelinin bu olmadığını düşünen Yaşam Koçu Sevil Tunç, ani bir kararla kariyerine son vererek mutluluk ve sevginin yayılması için yeni bir alan olan Koç’luk eğitimleri almaya başladı.
2 yıl boyunca birçok yabancı ve yerli kuruluştan eğitimler aldı.
Eğitim sürecinde deneme ve araştırma amaçlı kurduğu Sevil’diğini Bil sayfası çok beğeni topladı.
Doğu ve batı felsefesinde, dinlerde ve yaşanan temaüllerdeki Sevgi ve Mutluluk anlayışının anatomisi üzerine çalışmalar sürdürmekte olan Yaşam Koçu Sevil Tunç, bu alandaki tespitlerini ve yayılmasını düşündüğü fikirlerini bir kitapta birleştirmeye karar verdi.
Kitap çalışmasının yanı sıra, koç’luk üzerine özel ve toplu eğitimler, özel koç’luk hizmetleri vermektedir.
Tüm bunlara ek olarak DNA üzerine bilgi yazılması ve DNA’daki bilginin bilince taşınması konularında akademik araştırmalar yapmaktadır. Bu çalışmalarının deneysel süreçleri tamamlandığında Bilimsel Makale olarak yayımlayacaktır.
Yaşam Koçu Sevil Tunç evlidir ve iyi bir hayvan severdir.
"Yaşamını Keşkelerle Geçirme"
Ne kadar çok dertlendin
Umuttan çok umutsuzluk
Yapsam mı yapmasam mı?
Gitsem mi kalsam mı?
Böylemi iyi olur
Şöylemi iyi olur
Arasam mı aramasam mı?
Kararsızlık
Almış başını gidiyor…
Sen karasız olunca
Mutsuzluk sarıyor her tarafı…
Çelişkiler keşkeler
Böyle olmamalı?
Yapmak İstediğin her neyse yap
Fakat dikkat et
Başkasının değil
Yüreğinin sözünü dinleyip
Kendi istediğini yap…
Unutma Bitanem
Hayat çok kısa
Yarınının garantisi yok…
İşte bu yüzden
Yaşamını keşkelerle geçirme…
Kaynak: Yaşam Koçu Sevil Tunç
Umuttan çok umutsuzluk
Yapsam mı yapmasam mı?
Gitsem mi kalsam mı?
Böylemi iyi olur
Şöylemi iyi olur
Arasam mı aramasam mı?
Kararsızlık
Almış başını gidiyor…
Sen karasız olunca
Mutsuzluk sarıyor her tarafı…
Çelişkiler keşkeler
Böyle olmamalı?
Yapmak İstediğin her neyse yap
Fakat dikkat et
Başkasının değil
Yüreğinin sözünü dinleyip
Kendi istediğini yap…
Unutma Bitanem
Hayat çok kısa
Yarınının garantisi yok…
İşte bu yüzden
Yaşamını keşkelerle geçirme…
Kaynak: Yaşam Koçu Sevil Tunç
Yaşam Koçu Sevil Tunç 04 Mart 2019 tarihinde CEM TV'de yayınlanan "Berat AŞICIOĞLU ile Günün Getirdikleri" programında Berat AŞICIOĞLU'nun konuğu.
10 Temmuz 2019 Çarşamba
GUINNEES REKORLAR KİTABINA GİRDİ!
Dönüştürcü doğal nefes ekolü kurucusu Yavuzcan, Nefes Koçluğu MYK (Mesleki Yeterlilik Kurumu) tarafından meslek olduktan sonra da çalışmalarına ekibi ile devam ediyor..
Guinnees rekorlar kitabına girdiler..
Türkiye’den Dünyaya Nefesi yaymak için geçtiğimiz 2018 yılda Didim Vegan festivalinde de 5489 kişinin katılımı ile aynı an da 5489 kişiye ‘Dünya Didim’de Nefes alıyor’ sloganı ile Nefes aldırarak Guinness rekorlar kitabına bile girdiler..
KATILIMCILAR DÖNÜŞTÜRÜCÜ, DOĞAL, NEFES ALARAK, NEFES KAMPLARIMIZDA
RUH BEDEN ZİHİN DANSIYLA MUCİZELERİNİ YAŞIYORLAR...
Neslihan Yavuzcan liderliğinde Yaşam koçları hayatınıza dokunuyor...
Eski basketbolcu, basketbol antrenörü olan, 12 yıldır Nefes’in içinde ve son 7 yıldır, Uluslararası Nefes Eğitmeni ve Yaşam Koçu olan Neslihan Yavuzcan 3 yıl önce Yaşam ve Nefes Akademisi'ni kurdu.
Yetiştirdiği Dönüştürücü, Doğal Nefes ve Yaşam koçlarının sertifikaları ise, ‘Psikologlar ve Psikiyatristler Derneği ve Psikologlar Federasyonu tarafından onaylatarak bir ilki gerçekleştirdi.
Guinnees rekorlar kitabına girdiler..
Türkiye’den Dünyaya Nefesi yaymak için geçtiğimiz 2018 yılda Didim Vegan festivalinde de 5489 kişinin katılımı ile aynı an da 5489 kişiye ‘Dünya Didim’de Nefes alıyor’ sloganı ile Nefes aldırarak Guinness rekorlar kitabına bile girdiler..
KATILIMCILAR DÖNÜŞTÜRÜCÜ, DOĞAL, NEFES ALARAK, NEFES KAMPLARIMIZDA
RUH BEDEN ZİHİN DANSIYLA MUCİZELERİNİ YAŞIYORLAR...
Neslihan Yavuzcan liderliğinde Yaşam koçları hayatınıza dokunuyor...
Eski basketbolcu, basketbol antrenörü olan, 12 yıldır Nefes’in içinde ve son 7 yıldır, Uluslararası Nefes Eğitmeni ve Yaşam Koçu olan Neslihan Yavuzcan 3 yıl önce Yaşam ve Nefes Akademisi'ni kurdu.
Yetiştirdiği Dönüştürücü, Doğal Nefes ve Yaşam koçlarının sertifikaları ise, ‘Psikologlar ve Psikiyatristler Derneği ve Psikologlar Federasyonu tarafından onaylatarak bir ilki gerçekleştirdi.
Buzdolabını yatak odasına kilitledi!
Buzdolabını yatak odasına kilitledi!
Buzdolabını yatak odasına kilitledi.Sağlık Bakanlığı, “Çağın vebası” olarak nitelendirilen obeziteye karşı obezite merkezlerinin sayısını artırıyor. Bu kapsamda Ankara’da da 29 Mayıs Devlet Hastanesi’nin içerisinde Obezite Merkezi kuruldu. Çok sayıda hastaya umut olan merkeze oğlunu zorla getiren anne Hatice Ç. “Buzdolabını yatak odama kilitlemiştim. Oğlum 153 kiloydu” dedi.
Obeziteye savaş açan Sağlık Bakanlığı, obezite için daha önce genelge yayımlayarak harekete geçmişti. Bakanlık, il sağlık müdürlüklerine genelge göndererek, obezite merkezlerinin çalışma ve usul ve esalarını belirlemişti. Söz konusu genelge ile beden kitle indeksi 30 ve üzerinde olan herkesin kendi rızasıyla obezite programlarına dahil edilebileceği belirtilmiş, hastalara obezite ve yaşam, imaj (beden) algısı, sağlıklı beslenme, obezitede tıbbi bilgiler, sağlık ve yaşam becerileri konularında 40 saat eğitim verileceği bilgisi paylaşılmıştı. Genelgede, 8 haftanın sonunda kilo vermenin başlamaması durumunda ilaç tedavisi başlayacağı kaydedilmişti.
Yeni merkez açıldı
Genelgenin ardından bakanlık, obezite merkezlerinin sayını artırmak için çalışmalarını sürdürüyor. Bu kapsamda son olarak Ankara’da 29 Mayıs Devlet Hastanesi’nin bünyesinde obezite merkezi açıldı. Yeni kurulan merkez kapılarını Milliyet’e açtı.Obezite Merkezi’nin kurulma aşamasında, “Obezitenin Tıbbi Beslenme Tedavisinde Güncel Eğilimler Eğitim Programı Projesi” kapsamında sağlık çalışanlarının obezite eğitimini aldıklarını belirten 29 Mayıs Devlet Hastanesi Başhekimi Dr. Dilek Dülger, merkezde bir diyetisyen, bir koordinatör hekim, bir obezite koordinatörü, bir fizik tedavi uzmanı, bir de psiko-sosyal danışmanın yer aldığını kaydetti.
Merkezde ayrıca bir hemşirenin yaşam koçu olarak da görev yaptığı ifade eden Dülger, merkeze gelen hastaların önce beden kitle indekslerine göre gruplara ayrıldığını belirtti. Hastaları önce diyetisyenlerin gördüğünü kaydeden Dülger, “Beden kitle indeksi yüzde 30’u geçenler obezite eğitimine alınıyor. İlk olarak hastalarımızın tüm tetkiklerini yapıyoruz. Gelen hastalarımız herhangi bir cerrahi müdahale ve ilaç tedavisi öncesinde değerlendiriyor. Tedavi öncesi istenmeyen kilolardan kurtulmalarını ve geri almalarını önlenmesi çalışmasının planlarını yapıyoruz” dedi.
‘Mutlu geliyor’
Başhekim Dülger, Hastalarla konuşulduğunu ve kilo verme konusunda her türlü desteği vereceklerinin garantisinin hastalara verildiğini vurguladı.
Merkeze gelen hasta ve hasta yakınları da yaşadıkları zor süreci ve merkezle ilgili düşüncelerini anlattı. Oğlu 153 kilo olan ve zorla merkeze getiren Hatice Ç. “Önceden hastaneye gelmeyi bile kabul etmiyordu. Şu anda mutlu geliyor. Buzdolabını yatak odama kilitliyordum. Oğlum sürekli yiyordu. Vallahi dolabı kilitlemiştim. Şimdi yeteri kadar yiyor. Diyet programına da uyuyor. Umutluyum” dedi.
Torunlarını kıramamış
Torunlarının isteğini kırmayıp 65 yaşında 126 kilo ile obezite merkezine gelen Elmas K. düşüncelerini şöyle anlattı: “Her zaman niyetlenmiyordum ama bir türlü zayıflayamıyordum. Şimdi inşallah sonuç alacağım. 1 aydır geliyorum. Evde diyet programını uyguluyorum. Hedefim 75 kiloya inmek.”
‘Yirmi günde 7 kilo verdim’
48 yaşındaki Kadir Ö. merkezde eğitimlere başlayalı 20 gün olduğunu kaydetti. 147 kilo olarak merkezde eğitimlere başladığını vurgulayan Kadir Ö. “20 günde 7 kilo verdim. Diyet programı verildi. Onlara uymaya çalıştım. Psikolojik olarak da destek alıyorum” diye konuştu.(Milliyet)
Buzdolabını yatak odasına kilitledi.Sağlık Bakanlığı, “Çağın vebası” olarak nitelendirilen obeziteye karşı obezite merkezlerinin sayısını artırıyor. Bu kapsamda Ankara’da da 29 Mayıs Devlet Hastanesi’nin içerisinde Obezite Merkezi kuruldu. Çok sayıda hastaya umut olan merkeze oğlunu zorla getiren anne Hatice Ç. “Buzdolabını yatak odama kilitlemiştim. Oğlum 153 kiloydu” dedi.
Obeziteye savaş açan Sağlık Bakanlığı, obezite için daha önce genelge yayımlayarak harekete geçmişti. Bakanlık, il sağlık müdürlüklerine genelge göndererek, obezite merkezlerinin çalışma ve usul ve esalarını belirlemişti. Söz konusu genelge ile beden kitle indeksi 30 ve üzerinde olan herkesin kendi rızasıyla obezite programlarına dahil edilebileceği belirtilmiş, hastalara obezite ve yaşam, imaj (beden) algısı, sağlıklı beslenme, obezitede tıbbi bilgiler, sağlık ve yaşam becerileri konularında 40 saat eğitim verileceği bilgisi paylaşılmıştı. Genelgede, 8 haftanın sonunda kilo vermenin başlamaması durumunda ilaç tedavisi başlayacağı kaydedilmişti.
Yeni merkez açıldı
Genelgenin ardından bakanlık, obezite merkezlerinin sayını artırmak için çalışmalarını sürdürüyor. Bu kapsamda son olarak Ankara’da 29 Mayıs Devlet Hastanesi’nin bünyesinde obezite merkezi açıldı. Yeni kurulan merkez kapılarını Milliyet’e açtı.Obezite Merkezi’nin kurulma aşamasında, “Obezitenin Tıbbi Beslenme Tedavisinde Güncel Eğilimler Eğitim Programı Projesi” kapsamında sağlık çalışanlarının obezite eğitimini aldıklarını belirten 29 Mayıs Devlet Hastanesi Başhekimi Dr. Dilek Dülger, merkezde bir diyetisyen, bir koordinatör hekim, bir obezite koordinatörü, bir fizik tedavi uzmanı, bir de psiko-sosyal danışmanın yer aldığını kaydetti.
Merkezde ayrıca bir hemşirenin yaşam koçu olarak da görev yaptığı ifade eden Dülger, merkeze gelen hastaların önce beden kitle indekslerine göre gruplara ayrıldığını belirtti. Hastaları önce diyetisyenlerin gördüğünü kaydeden Dülger, “Beden kitle indeksi yüzde 30’u geçenler obezite eğitimine alınıyor. İlk olarak hastalarımızın tüm tetkiklerini yapıyoruz. Gelen hastalarımız herhangi bir cerrahi müdahale ve ilaç tedavisi öncesinde değerlendiriyor. Tedavi öncesi istenmeyen kilolardan kurtulmalarını ve geri almalarını önlenmesi çalışmasının planlarını yapıyoruz” dedi.
‘Mutlu geliyor’
Başhekim Dülger, Hastalarla konuşulduğunu ve kilo verme konusunda her türlü desteği vereceklerinin garantisinin hastalara verildiğini vurguladı.
Merkeze gelen hasta ve hasta yakınları da yaşadıkları zor süreci ve merkezle ilgili düşüncelerini anlattı. Oğlu 153 kilo olan ve zorla merkeze getiren Hatice Ç. “Önceden hastaneye gelmeyi bile kabul etmiyordu. Şu anda mutlu geliyor. Buzdolabını yatak odama kilitliyordum. Oğlum sürekli yiyordu. Vallahi dolabı kilitlemiştim. Şimdi yeteri kadar yiyor. Diyet programına da uyuyor. Umutluyum” dedi.
Torunlarını kıramamış
Torunlarının isteğini kırmayıp 65 yaşında 126 kilo ile obezite merkezine gelen Elmas K. düşüncelerini şöyle anlattı: “Her zaman niyetlenmiyordum ama bir türlü zayıflayamıyordum. Şimdi inşallah sonuç alacağım. 1 aydır geliyorum. Evde diyet programını uyguluyorum. Hedefim 75 kiloya inmek.”
‘Yirmi günde 7 kilo verdim’
48 yaşındaki Kadir Ö. merkezde eğitimlere başlayalı 20 gün olduğunu kaydetti. 147 kilo olarak merkezde eğitimlere başladığını vurgulayan Kadir Ö. “20 günde 7 kilo verdim. Diyet programı verildi. Onlara uymaya çalıştım. Psikolojik olarak da destek alıyorum” diye konuştu.(Milliyet)
2 Temmuz 2019 Salı
Olur Olur: Bal Gibi Olur
Olur Olur: Bal Gibi Olur filmi oyuncuları kimler? Olur Olur: Bal Gibi Olur konusu ve karakterleri
Show TV ekranlarında bu akşam saat 20.00'da yayınlanacak Olur Olur: Bal Gibi Olur filmi oyuncuları kimler? Olur Olur: Bal Gibi Olur konusu ve karakterleri izleyiciler tarafından merak konusu oldu. İşte Olur Olur: Bal Gibi Olur hakkında detaylı bilgiler...
Olur Olur Bal Gibi Olur
OLUR OLUR: BAL GİBİ OLUR FİLMİ OYUNCULARI
Yönetmenliğini Kerem Çakıroğlu’nun yaptığı, Alper Kul, Şinasi Yurtsever, Onur Buldu, Selin Yeninci gibi oyuncuların yer aldığı 2014 yapımı “Olur Olur: Bal Gibi Olur” Perşembe akşamı Show TV’de!
OLUR OLUR: BAL GİBİ OLUR FİLMİ KONUSU
Kendi hayatları çok da yolunda olmayan yaşam koçu Zihni ve asistanının, tek müşterileri Ali’nin hayatını son derece farklı ve yaratıcı teknikler kullanarak hayatını yoluna sokma çabalarına siz de ortak olun. Ali’nin sıradan hayatı, kalfa olarak çalıştığı eczaneye çocukken aşık olduğu Azra’nın gelmesiyle değişir.
Ali, Azra’yı hiç bir şekilde tavlayamayacağını anladığı anda internette karşısına çıkan “Yaşam Koçu Zihni” ilânına, büyük bir indirimden faydalanacak “şanslı kişi” olduğuna inanarak tıklar ve ilânda yazılı adrese gider. Macera işte o zaman başlar.
Mehmet Öz'den sağlıklı yaşam
Dünyaca ünlü Türk doktor Mehmet Öz’ün sağlıklı yaşam, kolay egzersiz ve ideal beslenme tüyoları BİP’ten kullanıcılara sunulacak. Öz’ün ekibinde kalp cerrahı Doç. Dr. Halit Yerebakan, Yaşam Koçu Doris Hofer ile şef Ece Zaim bulunuyor.
ABD'deki çalışmaları ve televizyon programlarıyla dünya çapında saygınlık ve şöhret kazanan Dr. Mehmet Öz, özel bir buluşma için İstanbul'a geldi. İletişim ve yaşam platformu BiP'in, kullanıcılarına sunduğu Dr. Öz ve Ekibi kanalındaki yeniliklerin anlatıldığı basın toplantısının ev sahipliğini Turkcell Dijital Servisler ve Çözümlerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Ataç Tansuğ yaptı.
Sağlıklı yemek tarifleri, diyet, stresle baş etme yöntemleri, ruh ve kalp sağlığı, fitness, güzellik gibi yaşama dair her alanda öneriler içeren kanalın içeriği, yeni bilgilerle güncellenerek zenginleştirildi. Kanalda ayrıca alanında uzman ve popüler üç uzmanın da önerileri yer alıyor. Kalp cerrahı Doç. Dr. Halit Yerebakan, yaşam koçu ve fitness uzmanı Doris Hofer ile şef Ece Zaim de uzmanlık alanlarındaki en yeni ve önemli bilgileri kanalda paylaşıyor.
En rahat ve kolay şekilde paylaşılan bu önemli bilgiler üç ana başlıkta toplanıyor.
Bunlardan birincisi sağlıklı yaşam. Genel bilgilerin yanı sıra gündelik hayatta uygulanacak öneriler, faydalı bilgiler video anlatımlı ve makale formatında aktarılıyor.
İkincisi, ideal beslenme. Sağlıklı ve lezzetli tarifler, özel beslenme gerektiren hastalıklara ilişkin öneriler, gıdaların faydalarından maksimum düzeyde nasıl yararlanılabileceği ve besinlerin vücudumuza olan etkileri detaylı şekilde bulunabiliyor.
Üçüncüsüyse kolay egzersiz. Kanalın önemli içerikleri arasında bulunan bu konuda, herhangi bir alete, spor salonuna ihtiyaç duymadan, gün içinde spora vakit ayıramamaktan şikayet edenlerin bahanelerini ortadan kaldıracak çözümler anlatılıyor. Vücuda iyi gelecek egzersiz önerileri kanalı takip edenlere sunuluyor.
ABD'deki çalışmaları ve televizyon programlarıyla dünya çapında saygınlık ve şöhret kazanan Dr. Mehmet Öz, özel bir buluşma için İstanbul'a geldi. İletişim ve yaşam platformu BiP'in, kullanıcılarına sunduğu Dr. Öz ve Ekibi kanalındaki yeniliklerin anlatıldığı basın toplantısının ev sahipliğini Turkcell Dijital Servisler ve Çözümlerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Ataç Tansuğ yaptı.
Sağlıklı yemek tarifleri, diyet, stresle baş etme yöntemleri, ruh ve kalp sağlığı, fitness, güzellik gibi yaşama dair her alanda öneriler içeren kanalın içeriği, yeni bilgilerle güncellenerek zenginleştirildi. Kanalda ayrıca alanında uzman ve popüler üç uzmanın da önerileri yer alıyor. Kalp cerrahı Doç. Dr. Halit Yerebakan, yaşam koçu ve fitness uzmanı Doris Hofer ile şef Ece Zaim de uzmanlık alanlarındaki en yeni ve önemli bilgileri kanalda paylaşıyor.
En rahat ve kolay şekilde paylaşılan bu önemli bilgiler üç ana başlıkta toplanıyor.
Bunlardan birincisi sağlıklı yaşam. Genel bilgilerin yanı sıra gündelik hayatta uygulanacak öneriler, faydalı bilgiler video anlatımlı ve makale formatında aktarılıyor.
İkincisi, ideal beslenme. Sağlıklı ve lezzetli tarifler, özel beslenme gerektiren hastalıklara ilişkin öneriler, gıdaların faydalarından maksimum düzeyde nasıl yararlanılabileceği ve besinlerin vücudumuza olan etkileri detaylı şekilde bulunabiliyor.
Üçüncüsüyse kolay egzersiz. Kanalın önemli içerikleri arasında bulunan bu konuda, herhangi bir alete, spor salonuna ihtiyaç duymadan, gün içinde spora vakit ayıramamaktan şikayet edenlerin bahanelerini ortadan kaldıracak çözümler anlatılıyor. Vücuda iyi gelecek egzersiz önerileri kanalı takip edenlere sunuluyor.
1 Temmuz 2019 Pazartesi
Ah bu aldatanlar..
Ah bu
Ah bu aldatanlar..
Aldatırken aldananlar.. Aldatmadığı halde sırf anlatabileceği bir hikayesi olsun ve etrafındakilerden ilgi görsün diye yalandan hikaye üreten zayıf karakterli kişilikler..
Ah bu aldatanlar..
Aldatırken aldananlar.. Aldatmadığı halde sırf anlatabileceği bir hikayesi olsun ve etrafındakilerden ilgi görsün diye yalandan hikaye üreten zayıf karakterli kişilikler..
Kaliteli bir yaşam
Ameliyattan değil kilolardan korkun
Anadolu Cerrahi’den Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Cem Güçlü, mide küçültme ameliyatlarında ve sonrasındaki risklerin kişilerde soru işaretleri yarattığını belirtti.
Anadolu Cerrahi’den Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Cem Güçlü, mide küçültme ameliyatlarında ve sonrasındaki risklerin kişilerde soru işaretleri yarattığını belirtti. Hayat boyu aşırı kilolu olmanın çok daha büyük risk olduğunu belirten Güçlü, “Obez bir kişinin, normal kilodaki bir kişiye göre trafik kazasında yaralanma riski iki kat daha fazla. Yine morbid obez bir kişinin normal kilodaki bir kişiye göre yaşam süresi 10-12 yıl daha kısa. Mide küçültme ameliyatlarındaysa ölüm oranı binde iki” dedi. Obezite cerrahisinin kilo vermek için yardımcı bir yöntem olduğunu belirten Güçlü, şöyle konuştu:
Kaliteli bir yaşam
“Mide küçültme ameliyatları son zamanlarda çok daha fazla tercih ediliyor. Bunun iki sebebi var; birincisi obezite oranının günümüzde artmış olması, ikincisiyse tecrübe ve teknolojinin artması. Ameliyat kolay, önemli kısmı ise ameliyattan sonra başlıyor. Obezite cerrahisi ne için lazım? Daha güzel yaşamak için lazım. Hem kişi hem de sevdikleri daha kaliteli yaşayacak. Ekip olarak cerrahiden sonra hastanın elini bırakmıyoruz. Siz ameliyat sonrası kontrollerinize ne kadar uyuyorsanız, ameliyat olduğunuz ekiple ne kadar bir aradaysanız sonuç o kadar başarılı olur” dedi.
Obezite cerrahisinde amacın az yemek değil, yeme içme alışkanlıklarını değiştirmek olduğunu belirten Güçlü, “Hastanın ameliyat sonrası bariatri konusunda deneyimli bir diyetisyenle yeme içme alışkanlıklarının değişmesi için program yapması gerekmektedir. Bu ekibin içerisinde daha önce obezite hastalarıyla çalışmış, onlardan anlayan bir yaşam koçu olmalı ve bu hastalarla iyi bir diyalog kuracak halkla ilişkiler elemanı yer almalı ve gerekli desteği verecek psikolog yer almalı. Hasta kurallara harfiyen uyarsa cerrahi sonrası kilo vermede başarı kaçınılmazdır” diye konuştu.
Yıldız Takıntısı
Aleyna Tilki dünya starı olmak için işini şansa bırakmadı! Astrolojiden destek alıyor...
Genç popçu Aleyna Tilki, dünya starı olmak için ince eleyip sık dokuyor. Ünlü şarkıcı bunun için de kişisel yaşam koçuyla hareket ediyor. Tilki, önceki gün de astroloğunun hazırladığı doğum haritasına göre yeni şarkısının çıkış tarihini belirleyip işini şansa bırakmadı.
Yıldız takıntısı
Dünya starı olmayı hedefleyen Aleyna Tilki, işini şansa bırakmadı. 19 yaşındaki popçu, kariyerinde sağlam adımlar atmak için stratejik davrandı. Kısa sürede Türkiye'nin starı olan Tilki, başarısını korumak ve doğru hamleler yapmak için astrolojiden destek aldı. Yeni şarkıları için ABD ile Türkiye arasında mekik dokuyan popçu, önceki gün de astroloğuyla bir araya geldi.
Aleyna, yeni projelerinin çıkış tarihini de astroloğunun çıkardığı kişiye özel yıldız haritasına (doğum haritası) göre şekillendirdi. Tilki, astroloğundan gezegenlerin yükselen burcu ile ay burcuna etkileri hakkında da bilgi aldı.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


